Bayram Uzunoğlu

Bayram Uzunoğlu


Vicdanın ve Demokrasinin Karası, Yassıada'dan Darağacına

17 Eylül 2026 - 18:33

Tarih boyunca bazı günler vardır ki, takvim yaprakları adeta kan damlar.
17 Eylül 1961 de Türk siyasi ve toplumsal tarihinin en acı, en utanç verici dönemeçlerinden biridir.
Bu ülkeye hizmet etmiş bir başvekilin, bir devlet adamının hukuk kisvesi altında darağacına gönderilmesi, sadece bir insanın hayatına mal olmamıştır; Bu milletin iradesine, demokrasisine ve geleceğine vurulmuş en ağır darbedir.
Peki, bu noktaya nasıl gelindi?
Onca hizmeti, bu topraklara akıtılan onca teri olan bir insan neden hedef seçildi?
"Yeter, Söz Milletindir" Diyen Bir İrade
Adnan Menderes ve arkadaşları iktidara geldiklerinde, bu ülkenin makus talihini değiştirecek devasa adımlar attılar.
Türkiye’nin dört bir yanını yollarla, barajlarla, fabrikalarla ve limanlarla donattılar. Köylünün traktörle tanışması, tarımda makineleşmenin önünün açılması ve üreticinin desteklenmesi ekonomik bağımsızlığın temelini attı.
Sadece ekonomik alanda değil, toplumsal barış ve vicdan alanında da çok önemli adımlar atıldı.
Uzun yıllar yasaklı olan ezanın öz Türkçe okutulması dayatmasına son verilerek aslî şekliyle okunmasının önünün açılması, milletin inancına vurulan prangaların sökülmesiydi.
Halkın öz değerleriyle barışmasını sağlayan bu cesur adımlar, milletin gönlünde silinmez bir yer edinmesini sağladı.
Yassıada'nın Karanlığı ve Tarihe Geçen Sözler
Menderes’in ve arkadaşlarının asıl "suçu", vesayetçi zihniyetin kurduğu konforlu düzeni sarsmış olmalarıydı.
Yassıada’da kurulan mahkemeler, evrensel hukuk kurallarının tamamen askıya alındığı, savunma hakkının gasp edildiği birer tiyatro sahnesinden ibaretti. "Anayasayı ihlal" gibi soyut ve mesnetsiz iddialarla yargılanan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, aslında halkın iktidarını seçmiş olmanın bedelini ödediler.
Ancak o karanlık mahkeme salonlarında ve adaletsizliğin ortasında bile Menderes’in duruşu bir milleti temsil ediyordu.
Yassıada’nın boğucu atmosferinde, adaletsizliğe karşı boyun eğmeyen o asil duruşu tarihe şu sarsıcı cümlelerle kazındı; "Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki; Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız içün sizlere müteşekkirdir... Ama şimdi milletle ele virerek Adnan Menderes’in ölümü ebediyete kadar sizi ta'kib idecek ve bir gün sizi silüp süpürecekdir. Ama buna rağmen merhametim sizlerle beraberdir."
İdam sehpasına götürülürken son nefesinde dahi milleti için dua eden Menderes, o anlardaki asaletini şu sözlerle özetliyordu; "Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum..." ve “Allah, milletimize zeval vermesin.”
O Zihniyet ve Kapanmayan Parantez
Bu idam, sıradan bir mahkûmiyet kararı değildi.
Bu, halkın tercihini hazmedemeyen, "biz ne dersek o olur" diyen jakoben zihniyetin bir gözdağıydı.
Milletin iradesini sehpaya çıkararak sindirebileceklerini sandılar.
Ancak yıllar sonra Meclis kararıyla bu insanlara iade-i itibar verilmesi, vicdanlardaki bu derin yaranın unutulmadığının ve hakikatin er ya da geç teslim edildiğinin bir göstergesidir.
Vatansever bir insanın, ülkesine bu kadar eser bırakmış bir devlet adamının haksız yere idam edilmesi, bu milletin kalbinde her daim kanayan bir yaradır.
17 Eylül; demokrasimize, irademize ve kardeşliğimize ne pahasına olursa olsun sahip çıkmamız gerektiğini haykıra haykıra hatırlatan tarihi bir uyarıdır.
Adnan Menderes’i, Fatin Rüştü Zorlu'yu, Hasan Polatkan'ı ve tüm demokrasi şehitlerimizi rahmetle, minnetle ve hürmetle yad ediyorum.
Bu ülkenin göğsüne bir daha asla böyle karanlık parantezler düşmemesini temenni ediyorum.

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum