İtimat Kıtlığında Bir Gün Geçirmek!
Dünyayı kasıp kavuran küresel araştırmalar veya istatistik kurumlarının yayımladığı o soğuk rakamlar bazen tek bir gerçeği haykırır: Güvenimiz kuruyor.
Pew Research Center’ın araştırmasında İsveç ve Hollanda %80’lere dayanan toplumsal güvenle zirveyi çekerken, bizim de aralarında bulunduğumuz coğrafyalarda ibrenin en dibe vurması sürpriz değil, acı bir teyittir.
Peki, sabah evden çıkıp akşam yatağımıza girene kadar kaç kez "itimat kıtlığı" ile yüzleşiyoruz, hiç düşündünüz mü?
Metrobüste yanımıza oturan yabancıya çevirdiğimiz şüpheci bakışta, tamirciye araç teslim ederken içimizi kaplayan "acaba aldatılıyor muyum?" huzursuzluğunda, iş yerinde mesai arkadaşımızın hamlesini bir iş birliği değil "rekabet tehdidi" olarak algılayışımızda aynı yara kanıyor.
Biz, tanıdığına bile çekinceli yaklaşan, tanımadığına ise doğrudan potansiyel risk gözüyle bakan bir topluma dönüştük.
Hadi samimice soralım; "Misafirperverlik" ile övünen bir kültür, nasıl oldu da kapı komşusunun selamından bile bir çıkar arar hale geldi?
Cevabı sadece ahlaki bir bozulmada aramak kolaya kaçmaktır.
İnsanın insanla kurduğu bağın kopması, temelde bir "hayatta kalma refleksi"dir.
Sürekli dalgalanan bir ekonomide, yarın ne olacağını öngöremeyen, hak ettiğinin karşılığını alamayan ve gelir adaletsizliğinin altında ezilen birey; paylaşmayı değil, elindekini korumayı seçer.
Gelecek kaygısının egemen olduğu toplumlarda cömertlik erir, yerini hırçın bir muhafazakârlığa ve güvensizliğe bırakır.
Üstelik bu güvensizlik virüsü sadece sokakta gezinmiyor.
Liyakatin zedelendiği, "kurallara uyanın kaybettiği, kuralı esnetenin kazandığı" hissinin yayıldığı her sistem, ahlaki dokuyu içten içe kemirir.
Adaletin ve fırsat eşitliğinin zayıfladığı yerde insan, devletin kurumuna da kapısındaki komşusuna da aynı kuşkuyla bakar.
Ancak bu çoraklaşma nihai sonumuz olmak zorunda değil.
Toplumsal güveni yeniden inşa etmek, sadece enflasyonu düşürmek veya büyüme rakamlarını açıklamakla başarılamaz.
Ekonomik istikrar bir zemin sağlasa da üzerine inşa edeceğimiz bina adalet, liyakat ve şeffaflık harcıyla yükselmek zorundadır.
Bireylerin kurallara güven duymadığı, hukukun herkes için eşit işlemediği ve eğitimin dayanışma yerine sadece rekabeti körüklediği bir vasatta güven iklimi yeşeremez.
Kaybettiğimiz güven; binaların yüksekliğinde veya banka hesaplarında değil, sokağa çıktığımızda hissettiğimiz o huzur duygusunda gizliydi.
Onu yeniden kazanmak bir lüks değil, bir arada yaşayabilmemizin tek şartıdır.
Sizce de kendi kabuğumuzdan çıkıp, o yıpranmış "genelleştirilmiş güveni" küçük tebessümler ve adil adımlarla yeniden inşa etmeye başlamanın vakti gelmedi mi?