Geçtiğimiz günlerde adımlarımı köklerimize, atalarımızın at sürdüğü, yurt kurduğu ata topraklarına, Özbekistan ve Kazakistan'a çevirdim.
İlçelerini, köylerini, sokaklarını gezdim.
Orada bizden kalanları, aynı kandan, aynı candan olduğumuz yurttaşlarımızı, soydaşlarımızı gördüm.
Bağrımıza bastıklarımız oldu, hasret giderdiklerimiz oldu.
İnsanın köklerine dokunması tarifi imkânsız bir duygu; gezerken hem gururlandım hem duygulandım, sevindiğim anların yanında içimi burkan hüzünler de yaşadım.
Fakat bu seyahatin öyle bir durağı vardı ki, tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ve Türk milletinin yeniden ayağa kalkışını bana en çıplak haliyle gösterdi Kardeş Türk halklarının kutsal ocağı, pirimiz Hoca Ahmet Yesevi'nin şehri Türkistan.
Ben oradayken, Türkistan tarihi günlerinden birini yaşıyordu.
Türk devletlerinin liderleri, Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında bir araya gelmek, geleceğe yön vermek üzere bu kadim şehirde zirve yapıyorlardı.
300 bin nüfuslu Türkistan adeta bir kale gibi tahkim edilmişti.
Şehrin giriş ve çıkışları tamamen kapatılmış, sokaklar, caddeler boydan boya şanlı Türk devletlerinin bayraklarıyla donatılmıştı.
Atılan bu tarihi adımlar sadece bizleri heyecanlandırmıyor, dünyanın "diğer" odaklarını da fena halde rahatsız ediyordu.
Zirvenin yapıldığı gün etrafta yabancı devletlerin ajanları, istihbarat servisleri cirit atıyordu.
Ellerindeki bilgisayarlarla, son teknoloji cihazlarla sürekli bir yerleri takip ediyor, adeta veri savaşı veriyorlardı.
Belli ki Türk dünyasının bu kenetlenmesi, birilerinin uykusunu kaçırmaya yetmişti.
Üst akıl öyle sinsi, öyle büyük bir tedbir mekanizması kurmuştu ki, sıradan bir insanın aklının hayalinin alacağı cinsten değildi.
Ancak unuttukları bir şey vardı; Türk devlet aklı da en az onlar kadar tetikte ve uyanıktı.
Seyahatim boyunca beni en çok düşündüren ve zirveden sonra ise gözlerimi yaşartan sosyolojik bir gerçeğe şahit oldum.
Zirve öncesinde gerek Özbekistan'da gerekse Kazakistan'da karşılaştığım soydaşlarıma o can alıcı soruyu soruyordum? "Türk müsün?"
Aldığım cevaplar hep bir boy isminin arkasına gizleniyordu.
Kimi boyunun adını söylüyor, kimi sadece "Özbek'im" veya "Kazak'ım" diyordu; Doğrudan "Türk'üm" hitabını duymak kolay olmuyordu.
Yıllarca süren Çarlık ve Sovyet politikalarının, boy kimliklerini üst kimliğin önüne geçirmek için verdiği uğraşın izleriydi bunlar.
Fakat ne zaman ki liderler Türkistan'da o aile fotoğrafını verdi, ne zaman ki bayraklarımız göklerde beraber dalgalandı, işte o zaman adeta sihirli bir el o külleri üfledi.
Zirveden sonra sokakta konuştuğum aynı insanlar, göğüslerini gere gere, büyük bir gurur ve kararlılıkla o kutlu sözü ikrar ediyorlardı, "Biz Türk'üz!"
Boy kimliğinden üst kimliğe, yani büyük Türk milletinin bilincine geçişin canlı şahidi olmuştum.
Türkistan Zirvesi, sadece masada alınan siyasi kararlardan ibaret değildi;
Sahada, halkın kalbinde ve bilincinde sarsılmaz bir ruh uyanışına vesile olmuştu.
Bu asil duruşun, bu büyük vizyonun mimarlarına selam olsun.
Adriyatik'ten Çin Seddi'ne uzanan bu kutlu Turan ülküsünü bir hayal olmaktan çıkarıp, ayakları yere basan stratejik bir güce dönüştüren Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'a, bu fikre ömrünü vakfeden ve her adımda sarsılmaz desteğini esirgemeyen MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli'ye ve ata yurdumuzdaki tüm kardeş devlet başkanlarına binlerce kez teşekkürler.
Sizlerle gurur duyuyoruz.
Bu yönde atılan her adıma, Turancılık fikrine gönülden destek veriyoruz.
Bu zirve ve bu birliktelik, yeryüzündeki tüm zalimlerin korkulu rüyası, mazlumların ise sığınağı olacaktır.
Biz tarihte ne zaman bir olduysak dünyaya adaleti diktik.
Şimdi o mukaddes uyanışın ayak sesleri Türkistan'dan yükseliyor.
Haydi, vakit kenetlenme vaktidir!


FACEBOOK YORUMLAR