"BATAKLIK"TAN "YAYLA'YA GEL AKÎLSEN!.."
(“5 dakika tefekkür” ve “Malûmlar”a taşlama, mısra mısra haşlama):
“Türkiye Gazetesi Köşe Yazarı Sn. Atilla Yayla” Bey, 20 Şubat 2026 günü yayınlanan “…Benzerlerinin Anlamadığı!..” başlıklı makâlesinde, “…Türkiye’nin tek parti dönemine… bakıldığında, bağımsız bir devlet yapısının varlığına rağmen özgürlükçü bir düzenin mevcut olmadığı görülür.” demekte ve sonrasında da şöyle devam etmektedir:
“O dönemde siyasal çoğulculuk fiilen ortadan kaldırılmış, iktidar, tek elde toplanmıştır. İfade özgürlüğü ciddi biçimde sınırlandırılmış, devlet ideolojisine aykırı görüşler bastırılmıştır. Bu yönüyle sorun, devletin ‘seküler’ ya da ‘dinî’ referanslara dayanması değil; devletin toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürme iddiasıdır.
Tekke, zaviye ve türbelerin 30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı Kanun ile kapatılması; insanların sivil hayatın akışı içinde kullandığı dinî ünvan ve sıfatların (şeyh, dervis, mürid…) yasaklanması, 25 Kasım 1925 tarihli 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun ile başta devlet memurları olmak üzere insanlara şapka giyme mecburiyeti getirilmesi, 26 Kasım 1934 tarihli 2590 sayılı Kanun ile sivil hayatta kullanılan Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi gibi ünvanların kullanılmasının menedilmesi, din eğitiminin 1924’ten 1948’e kadar geriletilmesi ve hatta yok edilmesi; Kürtçenin toplumsal alanda kullanımına Takrir-i Sükûn Kanunu (4 Mart 1925) ile getirilen ve 1934 tarihli 2510 sayılı İskân Kanunu ile kuvvetlendirilen fiilî yasak; farklı etnik kökenlerden olan insanlara Türkleşme baskıları, Türklüğe dayanan ve Türklüğü yücelten eğitim müfredatları, 1932’de ezanın Türkçe okunmasına başlanması; alfabenin değiştirilmesi gibi uygulamalar, bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Burada bir noktanın özellikle altı çizilmelidir: Ezanın Türkçe okunması ya da Latin alfabesinin benimsenmesi kendi başına ‘özgürlük karşıtı’ bir davranış değildir. Bazı aydın veya toplumsal gruplar, Latin alfabesini kullanmaya başlayabilir. Eğer bu tercihler aşağıdan yokarıya doğru yayılır, toplumda karşılık bulur ve doğal bir evrim sonucunda toplumsal standart hâline gelirse, bu özgürlüğe zarar vermez. Yanlış olan, bu tür değişimlerin devlet zoruyla, yukarıdan aşağıya dayatılmasıdır. Demokratik toplumlarda reformlar meşruiyetini yalnızca ‘iyi niyetli’ bir amaçtan değil, yönteminden de alır. Amaç; dindarlaşma, modernleşme veya sekülerleşme olabilir; fakat yöntem zorlayıcı ve tek taraflıysa, özgürlük alanı daralır. Devlet, bireyin hayat tarzını belirleyen bir mühendislik aracı hâline geldiğinde ister dinî ister seküler gerekçelerle hareket etsin, özgürlükler için bir tehlike teşkil eder…
…Türkiye’nin tek parti cumhuriyeti döneminde… dayatmalar, bir tür modernleşme ve sekülerleşme adına yapılmıştır… Siyasal çoğulculuğun bastırılması, farklı kimliklerin ve dillerin kamusal alandan dışlanması ve liderlerin eleştiriye kapalı bir biçimde yüceltilmesi, özgürlükçü demokrasinin değil, baskıcı bir yönetim anlayışının göstergeleridir.
Türkiye’de demokrasiye geçişle birlikte bu alanların birçoğunda kısmî iyileşmeler yaşandı. Ezan yasağının kaldırılması, din eğitiminde serbestliğin artması, çok partili ve rekabetçi siyasi hayatın yerleşmesi gibi adımlar, özgürlük alanını genişletti. Bu durum, özgürlüklerin kaynağının tek parti cumhuriyeti değil, demokratik cumhuriyet olduğunu göstermektedir.
Ne var ki bu gerçekleri… anlatmak, deveye hendek atmatmaktan çok daha zor!”
Saygıdeğer Okuyucularımız!..
“Agop-Ataç” uydurukça lisanından bazı cümlelerin arada âdeta sırıtmasına rağmen, “Târihimizin, İlk Cumhuriyet Dönemi”nde yaşanan yüzlerce menfi hadise arasından “Sn. Atilla Yayla” tarafından seçilmiş bu olayların izahı, “akıllı/düşünen kimseler” için “bir kılavuzdur/rehberdir!..”
Diyoruz ve bu his ve düşüncelerle kaleme aldığımız aşağıdaki mısralarımız ile Sizleri başbaşa bırakalım istiyoruz. Kalbî sevgi ve saygılarımızla…
= = = ( * * * ) = = =
“İlk” ve “orta”, “lise” derken “asker”de;
“Yüksek tahsil”, “dikte etti her ferde”;
“CeHaPe”de, “özgürlük” yok; “âh nerde?..”
“Bataklık”tan, “Yayla’ya gel” akîlsen;
“Agop”, “Mişon”: “Ahmet, Mehmet…” bak “derde!..”
“İslâm Dinî: Gericilik” dediler;
“Batı… Batı…” deyip “haltlar” yediler;
“Osmanlı’ya çamur attı, âdîler!..”
“Bataklık”tan, “Yayla’ya gel” akîlsen;
Bir “leke” ki, bunu “nasûh” pek siler!..
(Bir “leke” ki, bunu “nasûh” tek siler!..)
“Şapka… Ezân…”, “Alfabe”yi say da say;
“İktidar”a “kaş çatmışsan” yersin (…) ay;
“6 Ok’tan nasiplenmek(!)”, büyük pay!..
“Bataklık”tan, “Yayla’ya gel” akîlsen;
“Devr-i Halkçı”, damga vurur; vay ki vay!..
“A. Yayla”nın yazdıkları binde bir;
“Kadir Mısır… belgesi”ne hele gir;
“Beynin çatlar”, malûm devir, kökten kir!..
“Bataklık”tan, “Yayla’ya gel” akîlsen;
“Yakın târih: Canlı şâhit”, tek fikir!..
KAYIKÇ’Ali, “sözün derstir” alana;
Yıllar yılı, kandırdılar yalana;
“Höst!..” demezler, çalıp-çırpan, talana!..
“Bataklık”tan, “Yayla’ya gel” akîlsen;
“Koltuk” kurar, daha böyük çalana!..