Boraltan'dan Darağaçlarına!


Türkiye'nin yakın tarihi, yukarıdan aşağıya dayatılan yasakların, ötekileştirmelerin ve bu toprağın değerlerine tepeden bakan vesayetçi zihniyetlerin açtığı yaralarla doludur.
Geçmişin köhne anlayışı, bu ülkeye sadece zaman kaybettirmekle kalmamış; toplumsal huzuru zedelemiş, insanları kimlikleri ve yaşam tarzları üzerinden ayrıştırmıştır.
Bu ülkenin yüzü hiç gülmeyecek sanıldı?
Neden bu insanlara, bu coğrafyaya bu zulüm reva görüldü?
Boraltan’ın Karası ve İnsanlığın Sınavı
Bu coğrafyanın hafızasından asla silinmeyecek en büyük utançlardan biri, ezeli ve ebedi kardeşliğimizin hiçe sayıldığı o gündür.
Boraltan Köprüsü’nde, ölümden kaçıp sığındığı anayurtta “bizi kardeşimize teslim etmeyin, ne olur kendi ellerinizle vurun ama oraya vermeyin” diye yalvaran Azeri gardaşlarımızı, Stalin zulmünün dişlileri arasına atan o soğuk ve teslimiyetçi zihniyeti lanetliyoruz.
Kendi askerlerimizin gözü önünde, “hoş geldiniz” denmeden süngülerle, mermi yağmuruyla katledilen o soydaşlarımızın acısı, bu milletin yüreğinde kapanmayan bir yaradır.
"Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası" diyen ozanın dillerinde simgeleşen o vicdansızlık, bu ülkeye vazolunan en büyük zulümlerden biriydi.
Yolların, Köylerin ve Vicdanların Kesiştiği O An
Yıllar önce Urfa'dan Adıyaman'a doğru giden bir minibüste yaşananlar da o dönemin ruh halini özetleyen bir diğer acı tablodur.
Alkolün verdiği cüretle hareket halindeki araca çarpan ve kendini gücün sahibi zanneden bir zihniyete karşı, otobüsteki insanların korkudan sindirilmiş hali... Doğu'da insanların nasıl yıldırıldığının, hak aramaktan nasıl bezdirildiğinin, yiyeceklerine ve keçilerine kadar el uzatılıp zulmedildiğinin en acı göstergesiydi o sessizlik.
Oysa bu topraklarda insanların ocağına kadar uzanan o karanlık ellerin hesabı ne zaman sorulacaktı?
Bu halka neden zulmedildi? devlete neden küstürüldü?
Amacınız neydi; iç barışı bozmak mı, bu milleti Türk-Kürt diye ayrıştırıp hiçbir zaman rahat yüzü göstermemek mi?
Ancak o sessizliği bozan tek bir ses vardı: "Sen devletin gücünü halka çeviremezsin!" diyerek ayağa kalkan cesur bir vicdan. O gün orada, sindirilmiş insanların hakkını savunmak; haksızlık karşısında etnik kökene bakılmaksızın takınılan o dik duruş, bu milletin adalet özleminin hiçbir zaman sönmediğinin kanıtıydı.
Darağaçlarının ve Karanlık Senaryoların Gölgesinde
Bu ülkenin insanına vurulan prangalar sadece sınırda veya yollarda değil, hayatın her alanındaydı.
28 Şubat sürecinin "ikna odaları", üniversite kapılarından geri çevrilen başörtülü kızlar, evladının mürüvvetine başı kapalı katılamayan anneler...
Bu toplum yıllarca kendi vatanında yabancı gibi hissettirildi.
Sağ-sol çatışmalarıyla, yapay kutuplaşmalarla bu ülkenin bütün bir gençliği heba edildi.
"Bir sağdan bir soldan" diyerek insanları darağacına götüren o soğuk zihniyet bu millete derin yaralar açtı.
Adnan Menderes’i arkadaşlarıyla birlikte o sehpaya gönderenler, Turgut Özal’ı şüpheli gölgeler altında aramızdan alanlar aynı senaryonun, aynı kibirli aklın ürünüydü.
Artık Yeter, Anadolu Şahlanmalı
Bugün aynı zihniyetin sahipleri, "biz yeniyiz" maskeleriyle yine meydanlarda cirit atıyor.
Arkada çevrilen dolapları, bu ülkeyi yıllarca huzursuzluğa mahkûm eden senaryoları bu millet çok iyi biliyor.
Artık Malazgirt'te Alparslan'ın ruhunu arıyoruz; çünkü biz o ruhun gençliğiyiz. Çatlasanız da patlasanız da ayak seslerimiz artık her yerden duyuluyor.
Bizler geliyoruz; Anadolu'nun gerçek sahipleri olarak geliyoruz.
İnsanlığı bölmek için değil, insanlığa huzur getirmek için; asmak, yok etmek için değil, yaşatmak ve kucaklamak için geliyoruz.
Anadolu insanı inançlıdır, vatanseverdir; tarihin her döneminde bu topraklar için bedel ödemiştir.
İçimizdeki fitne ve fesat odaklarına artık asla fırsat verilmeyecektir.
Geçmişin acılarından ve Boraltan'dan kalan o kara lekeden ders çıkararak, insanı yaşatan ve yücelten adil bir geleceği hep birlikte inşa etmek zorundayız.