Yasa yapıcının temel gayesi insanı yaşatmak, bireyin huzurunu, aile bağlarını ve toplumsal barışı korumak olmalıdır.
Ne var ki günümüzde medeni hukuk adı altında uygulanan sistem, Türk insanının köklü geleneklerine, inancına ve adalet anlayışına yabancılaşmış durumdadır. Yüzyıllar boyunca adaletle üç kıtaya hükmetmiş bir devletin mirasçıları olarak, bugün kendi hukuki sistemimizde kendi kültürümüzün izlerini bulmakta zorlanıyoruz. Pandemi döneminde hayatımıza sokulan ve dahi ne olduğunu, nasıl işlediğini birçok vatandaşın bilmediği UETS (Ulusal Elektronik Tebligat Sistemi) gibi mekanizmalar, nice hak kayıplarına zemin hazırlamaktadır.
Bunun en acı örneği, mahkeme salonlarında ve tek taraflı mağduriyetlerde yaşanmaktadır.
Hiçbir şiddet olayı veya haklı gerekçe yokken evi terk eden bir taraf, avukatlar aracılığıyla dava açıyor; tebligatlar vatandaşın bizzat bilmediği veya takip edemediği elektronik sistemler üzerinden yapılıyor.
Haber dahi alamayan bir baba, bir gün geliyor ki gıyabında boşanmış, hatta ağır mali yükümlülükler altına sokulmuş buluyor kendini.
Daha da vahimi, henüz çocuk yaşta olan evlatların mahkeme ortamına çekilerek taraf gösterilmesidir.
Çocukların saf zihinleriyle yönlendirilerek sürece dâhil edilmesi hem aile bağlarına hem de geleceğimizin teminatı olan evlatlarımızın ruh sağlığına vurulan en büyük darbedir.
Hakimler, tek maaşla geçinmeye çalışan, ömrü boyunca emeğiyle alın teriyle çocuklarının rızkını kazanmaktan başka gayesi olmayan bir devlet memurunun, bir çalışanın gerçekliğinden uzaktır.
Kendisi güvencede olanların, tencerenin nasıl kaynadığından, maaşından kesilen icraların bir insanı nasıl tükettiğinden haberi olması beklenemez.
Mahkeme kararlarıyla hükmedilen ağır maddi ve manevi tazminatlar, her ay TÜFE oranına göre artan nafakalar, dar gelirlinin boynunu bükmektedir.
Hazırda birikimi olmayan, tek maaşıyla hem geçinmeye hem de borç ödemeye çalışan insanlar ömür boyu bitmeyen bir ekonomik cendereye hapsedilmektedir. Maaşından kesinti yapılmasına rağmen faizlerin katlanarak artması, adaletin değil, âdeta çaresizliğin tescilidir.
Sonuç ortadadır;
İnsanlar borcunu ödeyemez duruma gelmekte, ya hapis tehdidiyle karşı kaşıya kalmakta ya da kamu kurumlarında zorunlu istihdam yollarıyla ezilmektedir.
Kendi vatanında, kendi toprağında insanımızın bu denli çaresiz bırakılması kabul edilebilir değildir.
Meclis kürsülerinden yıllardır "bu işler düzelecek" denilerek halk oyalansa da ne yazık ki milyonlarca insan aile hukuku mağduriyetleriyle baş başadır.
Bu çarpık yapı yüzünden bugün gençler evlenmeye korkar hale gelmiştir.
Aile müessesesi zayıfladıkça, nüfusumuz hızla yaşlanmakta ve geleceğimiz tehlikeye girmektedir.
İsviçre'den, Batı'dan tercüme edilerek getirilen kanunlar bu toprağın insanına huzur vermemiş, aksine huzursuzluk ve yıkım getirmiştir.
Artık ses yükseltme vakti gelmiştir;
Ey kanun koyucular, bu milletin DNA'sına, inancına, örfüne ve medeniyet köklerine uygun, hakkaniyetli ve İslami esasları gözeten bir aile ve medeni hukuk sistemini bu ülkeye kazandırın.
Bizler öz vatanımızda garip, vicdanların sızladığı bu düzende mutsuz kalmak istemiyoruz.
İnsanımız insanca yaşamak, adil bir nizamla huzur bulmayı hak ediyor.