12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye tarihinin sadece siyasi bir kırılma noktası değil, aynı zamanda milyonlarca insanın hayatını karartan, bir neslin umutlarını ve hayallerini ellerinden alan derin bir toplumsal travmadır.
O dönemi bizzat yaşayanların anlattıkları, bu acının sadece tarih kitaplarında kalmadığını, kalplerde ve zihinlerde hâlâ taze bir yara olduğunu açıkça gösteriyor.
Dış Güçlerin Rolü ve İhtilal Beklentisi; 12 Eylül öncesinde ülkenin sürüklendiği kaos ortamı, "biraz daha gitsin, tam ayyuka çıksın" mantığıyla bilinçli olarak beklenmiş; dış güçlerin operasyonları ve içerideki basiretsiz siyasi yaklaşımlar bu sürece zemin hazırlamıştır.
Adaletsizlik ve Masum İnsanlar; "Bir sağdan, bir soldan astık" zihniyetiyle adalet mekanizması hiçe sayılmış, yüzlerce insan idam edilmiş, binlerce insan haksız yere hapse atılmıştır.
Suçsuz yere içeride tutulup sonradan "pardon" denilerek salıverilen binlerce vatandaş bu adaletsizliğin en acı tanığıdır.
Eğitimin ve Gençliğin Harcanması; Siyasi çekişmeler uğruna eğitim sisteminin niteliksiz eştirilmesi ve gençlerin "sağ-sol" ya da "Rusya’ca-Amerikancı" diye yapay kamplara bölünmesi, ülkenin üretim çağındaki en dinamik beyinlerinin yok olmasına yol açmıştır.
Günlük Yaşam Korkusu; Sokaklarda can güvenliğinin kalmadığı, insanların kendi komşularından ve arkadaşlarından korkar hale geldiği, "Bugün eve sağ salim dönebilecek miyim?" endişesinin hayatın merkezine oturduğu karanlık günler yaşanmıştır.
Süleyman Demirel’in dediği gibi Yollar yürümekle aşınmazdı, evet. Belki asfaltlar yerinde duruyordu, belki taşlar taş üstündeydi; ama o yollarda yürümeye çalışan gencecik insanların hayalleri, umutları ve gelecekleri paramparça oluyordu.
Ülke adım adım bir kaosa, kardeş kavgasına sürüklenirken idarecilerin kılı bile kıpırdamıyordu.
"Yollar yürümekle aşınmaz" diyerek bu feryatlara kulak tıkayanlar, kendi sefalarını yaşarken, bu toprağın evlatları sağcı-solcu diye bölünüyor, birbirine kırdırılıyordu. Daha ergen çağlarında, hayatın bahrinde olması gereken bir gençlik; laboratuvarlarda, dersliklerde, fabrikalarda ter dökeceğine, mahalle kavgalarının, ideolojik kamplaşmaların kurbanı edildi.
O günlerin acı faturasını bu milletin evlatları ödedi.
Ben de o gençliğin içerisinde heba edilen, hayalleri çalınan o insanlardan biriyim. Daha önümde hayatımın dönüm noktası olan imtihanlarım varken, hiçbir suçum, hiçbir günahım yokken aldılar beni.
Haksız yere üç ay dört duvar arasında, o zifiri karanlıkta tutuldum.
Tam o kritik eşikte, geleceğimi belirleyecek imtihana girmem engellendi.
Üç ayın sonunda "Pardon, yanlışlık olmuş, çıkabilirsin" dediler.
Peki, benden koparılan o üç ayı, suya düşen o üniversite hayallerimi, içimde söndürdükleri umudu kabil mi geri getirmek? Hangi "pardon" zayi olan bir ömrü, çalınan bir gençliği tazmin edebilir?
Dış güçlerin oyunları, içerideki yöneticilerin basiretsizliği ve göz yumuşlarıyla bir nesil harcandı.
Sadece ben değil; okullarından koparılanlar, cezaevlerinde çürütülenler, sehpalarda can verenler hep bu ülkenin en saf, en dinamik çocuklarıydı.
Komşunun komşuya, arkadaşın arkadaşa kuşkuyla baktığı, "Bugün eve sağ salim dönebilecek miyim?" korkusunun yaşandığı o karanlık günler, koskoca bir neslin omuzlarına yıkıldı.
Lanet olsun o günlere ve o günlerin önünü açanlara.
Bir neslin var oluş mücadelesini yok edenler, tarihin de vicdanın da mahkemesinde mahkûmdurlar.
Biz o günlerin acısını içimizde taşıyoruz; ama en çok da havaya savrulan o masum hayallere yanıyoruz.
İnşallah bu güzel ülke, bu necip millet bir daha asla böyle bir acıyı, böyle bir kardeş kavgasını tatmaz. Gençlerimiz bir daha asla harcanmaz; huzur, refah ve adalet bu topraklardan eksik olmaz.
"O günler bir daha gelmesin istiyorum. Sebep olanları Rabbime havale ediyor inşallah güzel ülkemiz refah huzur içerisinde güzel günler nasip etsin Rabbim."
Bu toprakların bir daha benzer acılar yaşamaması, geçmişin hatalarından ders çıkarılmasına ve toplumsal barışın her koşulda korunmasına bağlıdır.
Kaybedilen canların ve heba edilen bir neslin hatırası, demokrasiye ve kardeşliğe sahip çıkmanın en büyük sorumluluğudur.
Geçmişte yaşanan bu acı tecrübeler ışığında, ülkemizin bir daha benzer bir kaosa sürüklenmemesi için bugün en çok hangi değerlerimize sahip çıkmalıyız?