Tembihnameler den Turunç Kokulu Osmanlı Sofralarına...
Son yıllarda ne zaman bir bayram yaklaşsa, içimizi hep aynı buruk cümle kaplar oldu; "Nerede o eski bayramlar?"
Gerçekten de zaman akıp giderken, bayramları kutlama şeklimiz de kabuk değiştirdi. Bundan onlarca yıl önce büyüklerin elinin öpüldüğü, geleneksel sofralarda birlik ve beraberliğin perçinlendiği, nişanlı kızlara süslü ‘gelin koçlarının gönderildiği ve çocukların mendil içindeki harçlıklarla dünyaları fethettiği o günler, yerini şimdilerde biraz da hayatın yorgunluğunu atmak için feda edilen "tatil fırsatlarına" bıraktı.
Peki, geçmişin o köklü ve ruhu olan bayramları aslında nasıldı?
Gelin, günümüzün modern koşturmacasından sıyrılıp, zamanı geriye saralım ve Osmanlı İmparatorluğu’nun o muazzam, adalet ve zarafet kokan Kurban Bayramı geleneklerine doğru bir yolculuğa çıkalım.
Sarayın İhtişamı, Halkın Sadeliği ve Ortak Ruh
Cihana hükmetmiş Osmanlı’da Kurban Bayramı, sadece dini bir vecibe değil; Toplumsal dayanışmanın zirveye ulaştığı görkemli bir şölendi.
Elbette halk bayramı daha mütevazı ve sade geçirirken, saray ve çevresinde göz kamaştırıcı protokoller uygulanırdı.
Ancak bu iki dünyayı birleştiren ortak bir payda vardı; Merhamet ve saygı.
Bayramda kesilecek kurbanlıklar bir yıl önceden seçilir, bayram günü yaklaştığında süslenip boyanırdı.
Hayvanlara en ufak bir eziyet edilmemesi en katı kuraldı.
Padişah için "Saya" ocaklarında özel olarak yetiştirilen yaklaşık 40 koçtan biri seçilir ve bayramın ilk günü bizzat padişah tarafından kesilirdi.
Arefe günü Topkapı Sarayı’nda 2, bayram sabahı ise binek taşı önünde yapılan törenlerle 7 olmak üzere padişah adına toplam 9 kurban feda edilirdi.
“Tembihname" ile Maddi ve Manevi Temizlik
Osmanlı’da bayram telaşı, tahttaki padişahın yayınladığı "tembihnameler" ile başlardı.
Bu fermanlar hem evlerde, konaklarda hummalı bir temizliğin fitilini ateşler hem de halka manevi bir rehber olurdu.
Tembihnamelerde, bayram süresince ahlaka aykırı davranışlardan uzak durulması, kırgınlıkların bitirilmesi gibi maddi ve manevi temizliğe yönelik emirler maddeler halinde payitahta duyurulurdu.
Bayram gecesi ise mahalle bekçilerinin şu tatlı manisiyle aydınlanırdı;
"Bu sabahın yazına, Kalkın Hakk'ın niyazına, Abdest alın ey komşular! Bayram, sabah namazına..."
Sabah namazı için erkekler en yakın camiye koşarken, hanımlar da evde bayramlıklarını giymiş vaziyette o muhteşem bayram kahvaltısını hazırlamanın heyecanını yaşardı.
Paylaşmanın En Zarif Hali, Zimem Defterleri ve Mahkûm Affı
Eski bayramlarda kurban eti üç parçaya bölünürdü; Biri ev halkına kalırken, kalanı medreselere, dul ve yetimlere, bekçilere ve tulumbacılara dağıtılırdı.
Ancak yardımlaşma sadece etle sınırlı kalmazdı.
Bayram öncesi askerlere ve memurlara birer maaş ikramiye verilir, camilerde cemaate şekerler, lokumlar ikram edilir, ulemaya "kürk behası" adı verilen hediyeler sunulurdu.
Hepsinden öte, adaletin ve şefkatin bir göstergesi olarak, cezasının üçte ikisini çekmiş mahkumların bir kısmı affedilir, içeride kalanlara ise bayramın birinci günü geleneksel bayram helvası dağıtılırdı.
Sokaklarda ise bugünün veresiye defteri olan "Zimem Defterleri" devreye girer; durumu iyi olan vatandaşlar bakkallara, fırınlara giderek hiç tanımadıkları insanların borçlarını sessiz sedasız kapatırdı.
Kimin yardım ettiği, kimin yardım aldığı asla bilinmezdi.
"Arife Çiçekleri" ve Mis Kokulu Şifa; Turunç Reçeli
Osmanlı sokaklarının en güzel manzarası ise şüphesiz "Arife Çiçekleri"ydi.
İçlerindeki bayram coşkusuna yenik düşüp, daha bayram gelmeden arife gününden yeni kıyafetlerini giyip sokağa fırlayan çocuklara bu zarif isim verilirdi.
Çocukların neşesi sokakları doldururken, evlerden de mis gibi bir koku yükselirdi, Turunç kokusu.
Kurban Bayramı’nda fazla et tüketileceğinden, bozulan sindirim sistemine şifa olsun diye hemen hemen her evde mutlaka turunç reçeli kaynatılırdı.
Bu yüzden turunç, Osmanlı’da Kurban Bayramı’nın en şifalı ve en güzel simgesiydi.
Saray Sofralarının Lezzet Şöleni
Bayram sofraları ise adeta bir efsaneydi.
Başrolü her zaman kendi suyunda ağır ağır pişen kavurma alsa da saray mutfağının asıl yıldızları başkaydı,
Yeniçeri davetlerinin vazgeçilmezi İskilip Dolması, kuzu etinin kayısı, incir ve erik gibi kuru meyvelerle buluştuğu o eşsiz saray lezzeti Terkib-i Zirva ve kat kat açılan börekler...
Bu ziyafet, tarihi kayıtlarda "Helva-i Sabun-i" olarak geçen meşhur bayram helvasıyla taçlandırılırdı.
Sözün Özü...
Bugün bayramları birer tatil takvimi, dinlenme fırsatı olarak görüyor olabiliriz;
Hayatın getirdiği modern şartlar bizi buna zorluyor da olabilir.
Ancak geçmişin o "Arife Çiçekleri"ni, adalet kokan tembihnamelerini, kimseyi rencide etmeden borçları silen zimem defterlerini ve sofraları süsleyen o tatlı turunç kokusunu hatırlamak, bayramın sadece bir tatil değil, birbirimize tutunma vesilesi olduğunu bizlere yeniden fısıldıyor.
Eski bayramların o derin ruhunu, yardımlaşma ve zarafetini hayatımızda yeniden yeşertebilmek ümidiyle...
İyi bayramlar!